Masalların Gizli Bahçesinde

IMG_3472

 

Edebiyat dendiğinde aklıma yüz odalı bir malikane geliyor. Masallarsa bu malikanenin içindeki gizli bir bahçe. Gülleri, sarı zambakları, sarmaşıkları ve salkım söğütleriyle; bilgi havuzları, sevgi çeşmeleri, sessizlik göletleriyle…

Üzerinde çimenler yüzen bir gölün kıyısındaki o ıssız köyde babaannem elimi avucuna alır ve beni gölün derinliklerinde yaşayan kanatlı atı görmeye götürürdü. Soğuk yeşil suyun derinliklerine doğru kaybolan taş basamakları gösterir ve atın oradan çıktığını, çıkarken toynaklarının taşlara çarparak sesler çıkardığını anlatırdı. Ta o zamanlarda masalların büyülü sözcükler olduğuna inanır geceleri rüyamda o taş basamaklardan inip üzerine binmek için kanatlı beyaz atı çağırırdım. Orada geceler soğuk, karanlık ve uzundu; ve ruhu yatıştıracak tek bir şey varsa o da masallardı. Masalların bu dünyanın anadili olduğunu düşündüm hep. Onları oluşturan kelimelerin yeryüzünün taşından, rüzgarından, sularından damıtıldığını. Görmek isteyen bir göz, duymak isteyen bir kulak için hep bir yerlerde olduklarını. Masalların bir özelliği masalın kendi dünyasıyla onu dinleyen dünya arasında gidip gelişidir. Hiçbir açıklama yapmanıza gerek kalmadan içine girip çıkabilirsiniz. Tıpkı dağların ardındaki o köyde bulunan ve içine taş basamaklarla inilen o çimenli göl gibi. Masallarla gerçekler bir yerlerde hep iç içe geçerler. Masal anlatmak dünyayla sohbet etmeye benzer çünkü. Onun gizlerini çözmeye, hüznüne ortak olmaya, korkularını dinlemeye, neşesine neşe katmaya, öpmeye, koklamaya. Masallar bir çocuk gibi saf ve temiz, vahşi bir hayvan kadar güzeldir. Korunmaya muhtaç olmasalar da ilgimizi beklerler. Edebiyat nasıl bir mimari eser inşa etmeye benziyorsa, benim gözümde masallar da kaynakları yeraltının derinliklerinde olan suların aktığı gizli bir bahçede gezinmek.

Andersen’in doğumunun yüz onuncu yılında tekrar bu gizli bahçeye girip oturmaya, dolunaylı bir gecede tülden bir çadırın içinde o egzotik dünyanın çiçeklerini koklamaya, Antonin Dvorak’ın Rusalka operasını dinlemeye ve çimenli gölün kenarındaki taş basamaklardan aşağı inmeye heveslendim. Andersen’in, La Fontaine’in, Grimm Kardeşler’in ve diğerlerinin kitaplarını tekrar elime alıp kendi gizli bahçeme çekildim.

Sevgi çeşmeleri, sessizlik göletleri

Masallar uçsuz bucaksız diyarlar değildir. Hayal gücünün zincirlerini kırmayı gerektirmezler. Bir sınırları, sarmaşıkların dolandığı duvarları, dökme demirden bahçe kapıları vardır. Güller kırmızı, prensesler güzel, ormanlar karanlıktır, hepsi bu. Bana kalırsa masallar içinde zaman geçireceğimiz, düzeni ve kaosu aynı anda barındıran bir bahçedir. Masal bahçesi geceleri ziyaret edilmek için yapılmıştır, başka bir şey için değil. Gün ışığında kulağa neredeyse anlamsız gelen cümleleri geceleyin insanın ruhunu titretir. Peri kızlarının gizemli yüzükleriyle dans ettiği, gül kokularının yayıldığı, uçup kaçmasınlar diye yüksek bir ağın altında şakıyan bülbüllerin kanat çırptığı, ay ışığının mermer heykellerin üzerinde parıldadığı esrarengiz bir gece bahçesi.

Bazı masallar – ki bunlar en has masallardır – bahçenin içindeki sulardır. Damlayan, akan, çağlayan, fışkıran, ya da durgun, sakin sular. Köklerini yeraltının derinliklerinden alırlar. Suya dalmak bilinçaltına, o sıvı dünyasına, kahramanın cin olacağı, peri olacağı ya da başka bir şey olacağı bir dünyaya, karanlık, bilinmeyen, gece alanına geçmek anlamına gelir. Oralarda acayip şeyler gizlidir. Andersen olsa olsa masal bahçesindeki sevgi çeşmesi olur. Çünkü Andersen’in masalları büyük bir insan sevgisiyle örülmüştür. Lahananın içinden çıkan parmak kızların, kurşun askerlerin, gece çok dans ettikleri için yorulan çiçeklerini çekmecede dinlendiren küçük kızların, güle aşık bülbüllerin, arkadaşını bulmak için Karlar Ülkesi’ne yolculuk eden cesur kızların ardında hep bu sevgi vardır. Yeryüzünün en saf, en temiz sevgisi olmalıdır bu. Öyle ki, Andersen masallarını okurken yazarın dünyayı hafif dokunuşlarla okşadığını hissedebilirsiniz. Hans Christian Andersen 2 Nisan 1805 yılında Danimarka, Odense’de doğmuş. Kitap okumayı seven babası kunduracıymış ve ölmeden evvel evlerinin buz tutmuş camlarında bir genç kızın kendisini almaya geldiğine dair hayaller görüyormuş. Annesiyse tekrar evlenmiş ve ellili yaşlarında alkolden dolayı hayatını kaybetmiş. Aileden yana kötü bir başlangıç yapmasına rağmen Andersen çok yetenekliydi ve aralarında Küçük Denizkızı, Kibritçi Kız, Kırmızı Pabuçlar, Çirkin Ördek Yavrusu’nun olduğu 168 masal yayınladı. Dönemin ünlü müzisyenleri, filozofları ve yazarlarıyla arkadaşlık kurdu. Bir dönem Dickens’ın evinde yaşamış ve muhtemelen Büyük Umutlar kitabındaki bataklık araziyi yaratmasında ona ilham kaynağı olmuştu. Büyük bir insan sevgisinin yanında masallarının çok karanlık bir tarafı da vardı. Öpücükleriyle küçük Kay’ı donduran Karlar Kraliçesi en karanlık masal karakterlerinden biri olmasına rağmen, Karlar Kraliçesi’nin sarayına doğru uzun bir yolculuğa çıkan küçük Gerda en cesur masal kahramanlarından biriydi.

Masal bahçesinin en karanlık köşesinde hayaletli bir gölet olmalı diye düşünüyorum. Üzerinde sadece geceleri açan nilüferlerin yüzdüğü, söğüt dallarının sularına eğildiği gölgelerle dolu bir su kütlesi. Orayı Grimm Kardeşler’in masallarına ayırıyorum. Onların masallarını dinlerken o karanlık gölete düştüğümü hayal ediyorum. Nefesimi tutmam gerekiyor ki tek parça halinde yukarı çıkabileyim. Göletin içindeki hayaletler ellerimize dokunurken, masallar bilinçaltımızın en derin yerinden konuşup en karanlık korkularımızdan ve endişelerimizden bahsediyorlar. İçimizde saklanan biriyle konuşuyorlar sanki. Öyle ki Grimm masalları ilk basıldıklarında çocuklar için fazla kanlı olduğundan dolayı yeniden elden geçirilmiş. Masalların ilk versiyonunda Rapunzel hamile kalıyor, Külkedisi’nin üvey annesi cam ayakkabıya sığsınlar diye kendi kızlarının ayaklarını kesiyormuş. Masallar Grimm kardeşlerin kendi eserleri değil. Romantizm akımının yükseldiği 1800’lerde peri masallarına olan ilgi artmaya başladığında, Jacob ve Wilhelm Grimm adındaki bu iki Alman kardeş Almanya ve İskandinavya’daki nesilden nesle aktarılan eski folklorik masalları toplamış ve bunları bir kitapta basmışlar. Aralarında Külkedisi, Hansel ve Grethel, Rapunzel, Kırmızı Başlıklı Kız ve Pamuk Prenses’in olduğu masallar bir dönem Alman yurtseverliğinin simgesi olarak kullanılmış.

Lambadaki cin

Oysaki masallar çok daha eskiydi ve dünyanın dört bir yanına yayılmıştı. Kırmızı Başlıklı Kız masalındaki kurt, Çin’deki versiyonda bir kaplan oluyordu. İran’da kahraman kız değil, bir oğlandı. Burma’da, Japonya’da, Nijerya’da masal değişik şekillere girerek anlatılıyordu. Aynı şekilde Külkedisi ilk olarak Çin’de anlatılmıştı. Bilinen en eski masal M.Ö. 6’ıncı yüzyıldan kalma Ezop’un fabllarıyken masal türünün bir edebiyat akımı olmasını sağlayan Fransız yazar Charles Perrault’dur. Kırmızı Başlıklı Kız, Külkedisi gibi masalları daha sonra Grimm Kardeşler tarafından yeniden yazılmış olsa da, eserleri operaya ve baleye hala onun adıyla uyarlanmaya devam ediyor. Rus folklorist ve yazar Alesandr Afanas’ev de Stravinsky’nin Ateşkuşu balesine ilham kaynağı olmuş, Grimm Kardeşler’in Rusya’daki meslekdaşı halini almıştı.

Bahçenin uzak bir köşesinde yıldızları yansıtan, kenarları gül fidanlarıyla çevrili bir havuz uzanıyor. Etrafında ipek halılar serili, fenerler yanıyor. Orası gece bahçesindeki şafak vaktinin ışıklarıyla dolu bir yer; Bin Bir Gece Masalları’nın bölgesi. Ay ışığından kadınların, Samara’daki spiral kulenin, Dünyazat adında bir kızın, deve kervanlarının, batan güneşin ülkelerinin, Sinbad’ın, lambadaki cinin… Orası Yunan, Mısır, Mezopotamya ve Hint etkilerinde, Doğu’nun öğretileriyle dolu bir bilgelik havuzu. Öğretisiyse, lambadaki cinin aslında biz kendimiz olduğu ve cini çıkarmak istiyorsak erdemli olmamız gerektiği… Tıpkı canavarlarla dolu karanlık ormanın, içimizdeki evcilleştirilmemiş tarafımızı temsil etmesi gibi. Yaratıcı olmak istiyorsak karanlık ormana girmeliyiz. Vahşileşmeliyiz. Yeniden doğanın bir parçası olmalıyız. Orası tehlikeli ve esrarengiz olabilir ama bizim en büyük gücümüzdür.

Kayıp cennet

Masal bahçesinin içindeki su kaynakları gülleri, sarı zambakları, sarmaşıkları, salkım söğütleri besler ve insana kaybedilmiş cennetin hayalini kurdurur. Günümüzde fantastik romanlar çoğunlukta olsa da, bazılarının peri masalı tarafının ağır basması bundan. Cennetten yükselen son sesler onlar. Alice Harikalar Diyarında, Peter Pan, Narnia Günlükleri, Pinokyo, Gulliver’in Seyahatleri, Harry Potter, gibi kitaplar belki de birer masal, kim bilebilir? Neil Gaiman ve Holly Black de aralarında kurt adamların, savaşçı kraliçelerin olduğu folklorik elementlere sahip masallar yazmaya devam ediyorlar.

Masallar yazılmaya, okunmaya ve dinlenmeye devam ediyor. Muhtemelen insanlık varoldukça da devam edecek. Ne de olsa hepimizin arada sırada dünyayla sohbet etmeye ihtiyacı var. Bu da ancak içimizdeki gizli bahçede dolaşarak olacak iş. Olabildiğince masal dinleyip, yeni masallar anlatarak bu bahçeyi zenginleştirmek bizim elimizde. Bir gün uydurduğunuz bir masalı ilgiyle dinleyen küçük bir çocuk gördüğünüzde ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Categories Uncategorized

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close