İskelenin Ucundaki Kadınlar

IMG_2610

Atlamak hangimizin fikriydi hatırlamıyorum. Her şey bir meydan okumayla başlamıştı. Nisan ayında olduğumuz için su çivi gibiydi ve biz 15 yaşındaydık. Can bir su samuru gibi denize dalıp uzunca bir süre dışarı çıkmadı. Üzerimde eski bir The Cure tişörtü iskelenin ucunda durmuş titriyordum. Sonunda teslim olup kendimi ayaklarımın ucundaki karanlık durgun suya bıraktım. O kadar soğuktu ki, dışarı çıktığımda ağzıma geleni söylüyordum. Saçlarımızdan sular damlarken iskelede oturup tuzlu parmaklarımızla çantamızdaki çikolatalı kekleri yemiştik. Paylaştığımız kulaklıkta Pulp “Like a Friend” çalıyordu. O gün eve dönerken ayaklarım yere basmıyordu. Daha önce kendimi hiç o kadar özgür hissetmemiştim. O iskele benim özgürlüğümün merkeziydi. O günden sonra dünyaya hep o iskelenin ucundan baktım. Ne yazdıysam hayalimde hep o iskelede yazdım.

Onları gözümün önüne getirdiğimde – daha doğrusu kadın yazarları – hep buna benzer bir sahne düşünüyorum. Kafalarının içinde oturup yazdıkları bir yer. Onların kitaplarını gerçek dünyada olduğu kadar hayali dünyada da yazdıklarını gözümün önüne getiriyorum. Gerçek dünyada bu yer bir çalışma odası veya bir bahçeyse bile, kafalarındaki hayali dünyada burası bambaşka bir yer olmalı. Onların yaratıcılıklarının arkasında duran ve onları besleyen bir an. Bir noktada nefeslerini tutup buz gibi soğuk suya dalmış olmalılardı. Belki bazısı çaydanlığı ocağa koymuştu. Belki de küllükleri boşaltmış, ya da çiçekleri vazoya yerleştirmişti. Kimi kapıyı açıp küçük bir gezintiye çıkmış, kimi karanlık dehlizlerde yolunu kaybetmişti. Kadın yazar olmanın özelliği bu diyorum kendi kendime. Yaratıcılıklarının kafalarının içinde sınırları belli bir yerden çıkmış olması. Erkeği kadından ayıran küçücük bir fark varsa o da kadın yazarın içinde yaşadığı ve oradan dünyaya bakıp kitaplarını yazdığı yerin bence aslında derleyip topladığı, vakti geldiğinde süslediği, arada bir tozunu aldığı bir sahne olması. Virginia Woolf’un ‘Kendine Ait Bir Oda’sı gibi ama daha çok kendine ait hayali bir oda, bir ev, bir bahçe, bir iskele. Bütün kitaplarının ardında yatan bir sahne. Kadın yazarın kitaplarının özü. Yapıtını oluşturan ‘o şey’.

Kendine ait bir hayal

Kadınlar mimari eserlere benzeyen romanlar yazarlar. Onların kitaplarını okurken bir apartmanın merdivenlerini çıktığınızı, bir malikanenin koridorlarında dolaştığınızı hayal edebilirsiniz. Ama onlara asıl anlamlarını veren içlerinde yürürken kırdığımız nesnelerdir; paha biçilmez vazolar, kapı kolları, aynalar, kalpler… Virginia Woolf dendiğinde bir bahar akşamı ön bahçeye bakan bir oturma odası geliyor gözümün önüne. Masada gümüş bir demlik ve gül desenli fincanlar duruyor. Reçel kavanozları, kek tabakları… Tavus kuşunun tüylerine gaz lambasından yayılan ışık düşüyor. Ön bahçedeki çiğdemler sapsarı. Fakat dışarıdaki bahar akşamında bir yabanıllık var. Bu yabanıllıkta buluyorum ben Virginia Woolf’u. Az sonra bir fırtınanın kopup perdeleri dalgalandırmayacağını kim söyleyebilir? Rüzgar güçlü bir düşünce gibi gelip her şeyin yerini değiştirebilir. O sükûnetin her an bozulabileceğini gösteren bir güç sızıyor Woolf’un kitaplarından dışarı. Ona istediğini yazmakta özgür kalma yollarını açıyor. Aynı şekilde 18’inci yüzyılın ortalarında Jane Eyre’i yazan Charlotte Bronte bir tavan arasıyken, Uğultulu Tepeler’in yazarı Emily Bronte terk edilmiş büyük taş bir malikanenin soğuk mutfağında yanan bir mum. Buz tutmuş camların ardından fırtınanın sesi geliyor. Hırkalar giymiş, omuzlarına şal almış yaşlı bir hizmetçi kadın tahta masanın başında oturuyor ve patatesleri soyuyor. Sonra Marguerite Duras var. Kaplanların kol gezdiği korkunç bataklık gecelerinde Mekong deltasında bir bungalov. O bungalovun taraçasının altında yazıyor. Klakson sesleri pikaptan yükselen müziğe karışıyor. Manzara Pasifik’e doğru akıyor. Tıpı Sevgili adlı kitabında olduğu gibi Mekong ırmağı alıp götürüyor her şeyi. Hiç bir şey ırmak kadar güçlü değil. Hiç bir şey kalıcı değil. Gerçek, tıpkı nehirlerin sonu gelmez bir çöp ganimetini taşıması gibi ortaya çıkan sazlar, çitler, sandıklar, şişeler, eski giysiler, ölü koyunlar ve bazen de cesetlerle içinden yüzeye çıkıyor ve elini uzatıyor. Ama bizi irkilten bu şeyi cazip bulmayacağımızı, hatta arzulamayacağımızı söylemek imkansız. Margaret Atwood bir köprü. Tıpkı ‘Kedi Gözü’ndeki köprü gibi. Buz tutmuş derenin, o yasak ve ıssız yerin üzerinde asılı duruyor. Altındaki buzlar çatırdıyor ve mavi beresini almak için aşağı inen küçük kızı yutuyor. Sevgi Soysal Ankara’da cereyandan tül perdeleri şişen bir evken, Tezer Özlü bir mezarlıkta oturmuş yazıyor. O yazdıkça başının üzerindeki Selviler dalgalanıyor. Mezar taşlarının üzeri yosun tutmuş, hava soğuk. Ursula K. Le Guin diğer dünyalar ve ırklar arasında bir yerde içine güneş dolan, yağmur yağan bir avluda kedisi ve kendi kuyruğuna dolanmış yatan yaşlı köpeğiyle birlikte yaşayan bilge bir kadın. Bütün o dünyalar o küçücük avlunun etrafında dönerken kadın sakince hasır bir sandalyeye oturup ejderhalarını kağıda döküyor. Ejderhaların kırılgan şeyler olduklarını işte, ilk ondan okuyorum. İnsanları komik bulduklarını da. Nobel ödüllü Güney Afrikalı yazar Doris Lessing’i tanımlamak çok zor. Onun olduğu yerde duvarlar yapılmış ve duvarlar yıkılmış. Onlar ortadan kalkınca kalıplar yok olmuş. İnsanın başını sokabileceği güvenli bir yere ihtiyaç kalmamış. Orada, burada hala bir duvarın izi kalmış olsa da, Doris Lessing açık havaya ait. Bu yüzden özgür, kolayca yanlış anlaşılabilen, mücadeleci ve kendini kabul ettirebilen bir karakteri var.

Kitapların baş döndürücü kokuları

Bazı kitaplar gözümün önünde nasıl bir ev gibi yükseliyorsa, bazı kitaplar da üzerime sıkabileceğim küçük parfüm şişeleri gibi kokuyor. Onları bir koku olarak tanımlayabiliyorum. Cinayet romanları kraliçesi Agatha Christie eski bir malikanenin duvarlarını saran sarmaşık çiçeklerinin zengin ve karanlık kokusuyla dolu. İçine her tür suçu saklayabileceğin, küçük kıvrımları, gölgeleri var bu kokunun. Slyvia Plath’ın şiirleri yağmurdan önceki bir bahçe veya sokağın köşesini döndüğünüz anda karşınıza çıkıveren deniz gibi kokuyor. Aniden çarpıyor ve uzun süre kaybolmuyor. Tezer Özlü’nün isli bir havası var. Kütüphane, sigara ve demli bir çayın birleşiminden oluşan bir tütsü kokusunu andırıyor. Toni Morrison tatlı suyla insan yaratıcılığının birleştiği bir kokuya sahip. Serin, nemli ve insanın içine dokunan bir koku. Yarı melek, yarı insan bir koku. Emily Dickonson birbirinden farklı yüzlerce küçük çiçek yağının harmanlanmasından meydana gelen çetrefilli bir koku. İçinde hangi kokular olduğunu anlamak için çok keskin bir buruna sahip olmak gerek. Flannery O’Connor dendiğinde insanın içini ürperten bir koku salgılıyor bataklıklar. Güney Gotiği tarzının en iyi örneklerinden olan karakterleri amfibi yaşamlar sürüyor bu kokunun içinde. Sonra bir de Isabel Allende var. Kadın bilgeliğinin köklerinin yattığı bir mutfak gibi kokuyor. Türlü çeşitli otlar pişiyor ateşte. Toprak gibi, deniz gibi, dağlar ve nehirler gibi kokular yayılıyor tencerelerden. “Ruhlar,” diyor hayalimdeki Allende onlar için. O mutfakta üzerinde bir önlük, dünyanın ruhlarını damıtıyor.

Dünyanın ruhları

Belki de dünyanın ruhlarını damıtmanın bir bedeli var. Çünkü yazı yazmak da yemek yapmak gibi ateşle, buharla, baharatlarla yapılan bir iş. Lanetli bir şey. O mutfakta damıtılan ruhlarla başa çıkabilmek için insanın biraz tuhaf olması gerekiyor.
Emily Dickonson gibi bir dolabın içinde yaşamak gerekiyor belki. Veya daha fazla devam edemeyip Virginia Woolf gibi cebini taşlarla doldurup kendini nehre bırakmak, Sylvia Plath başını fırına sokmak kaçınılmaz oluyor. Bazıları Charlotte Bronte gibi doğum sırasında ölüyor, bazılarının yüzü Marguerite Duras’ın ki gibi on sekizinde yaşlanıyor. Bir kısmı Anna Kavan gibi eroinman veya Dorothy Parker gibi alkolik oluyor. Gene de Mary Shelley gibi daha ilk romanında edebiyat tarihine Frankenstein’ın canavarını hediye edenler de var. Emily Bronte’nin ‘Uğultulu Tepeler’ adlı romanındaki Heathcliff karakteri de en az bir canavar kadar lanetli.

Categories Uncategorized

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this:
search previous next tag category expand menu location phone mail time cart zoom edit close